Pusula Swiss
asdads
Turgut
Karaboyun
Medya alanındaki kariyerime 1996 yılında radyoculuk ile adım attım. Bu süreçte dergi, gazete, çevrimiçi haber platformları, televizyon programları, YouTube haberciliği ve etkinlik organizasyonları gibi çeşitli mecralarda görev aldım. 2007 yılından bu yana ise Pusula Swiss Genel Yayın Yönetmeni olarak, habercilikte doğruluk ve tarafsızlık ilkelerini merkeze alarak, bilgiye ulaşma ve bunu kamusal sorumluluk bilinciyle aktarma görevini sürdürmekteyim.
İsviçre 27 Eylül’de sadece oy kullanmayacak, yönünü de belirleyecek
YAZARLAR

İsviçre 27 Eylül’de sadece oy kullanmayacak, yönünü de belirleyecek

27 Eylül’de İsviçre’de sandığa gideceğiz. Masada iki önemli federal konu var: tarafsızlık ve gıda güvenliği. İlk bakışta birbirinden tamamen farklı iki konu gibi görünüyorlar. Biri dış politikayla, diğeri tarımla ve soframızla ilgili. Ama bana göre ikisinin ortak bir noktası var...
12 Eylül 2026 10:03YAZARLAR

İsviçre gelecekte ne kadar kendi ayakları üzerinde duran, ne kadar bağımsız karar verebilen bir ülke olacak?

Ben tarafsızlık meselesine sadece “savaşa karışalım mı, karışmayalım mı?” şeklinde bakmıyorum.

İsviçre’nin tarafsızlığı bu ülkenin kimliğinin çok önemli bir parçası. Dünyada İsviçre denildiğinde bankacılık, saat, çikolata kadar akla gelen kavramlardan biri de tarafsızlık.

Fakat benim burada çekincem şu:

Tarafsızlığı korumak başka, İsviçre’nin elini kolunu tamamen bağlamak başka.

Dünya 50 yıl önceki dünya değil.

Bir ülkede savaş çıkıyor, birkaç gün sonra enerji fiyatlarından gıda fiyatlarına kadar İsviçre’de yaşayan herkes bunun sonucunu hissediyor. Ekonomi, enerji, teknoloji ve güvenlik artık birbirine çok daha bağlı.

Böyle bir ortamda İsviçre’nin “Ben hiçbir konuda pozisyon alamam, hiçbir yaptırıma katılamam” noktasına gelmesini doğru bulmuyorum.

Ben güçlü bir İsviçre’nin gerektiğinde arabulucu olmasını, gerektiğinde tarafsız kalmasını ama gerektiğinde de uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiği durumlarda kendi siyasi iradesini kullanabilmesini isterim.

Yani benim açımdan mesele tarafsızlıktan vazgeçmek değil.

Tam tersine, tarafsızlığı akıllı ve esnek biçimde korumak.

Çünkü dünyadan tamamen koparak tarafsız olunabileceğini düşünmüyorum.

Gelelim ikinci konuya: gıda.

Burada ise düşüncem biraz farklı.

Pandemi döneminde, ardından Ukrayna savaşıyla birlikte hepimiz bir gerçeği gördük:

Market raflarının sürekli dolu olması garanti değil.

Enerjinin, ilacın veya gıdanın dışarıdan gelmesine fazla bağımlı olduğunuzda, başka ülkelerde yaşanan kriz bir anda sizin de probleminiz haline geliyor.

Bu nedenle İsviçre’nin kendi gıda üretimini artırmasını prensip olarak doğru buluyorum.

Bir ülkenin kendi halkını mümkün olduğunca kendi ürettiği ürünlerle besleyebilmesi bence stratejik bir güç.

Ama burada da sloganlarla değil, gerçeklerle hareket etmek gerekiyor.

“Yüzde 70’i İsviçre’de üretelim” demek kulağa çok güzel geliyor.

Peki nasıl?

İsviçre’nin tarım arazileri sınırlı.

Üretim maliyetleri yüksek.

Çiftçiler zaten ciddi ekonomik baskı altında.

İşçilik pahalı.

Hayvancılık, çevre politikaları, su kullanımı ve ithalat gibi birçok unsur birbirine bağlı.

Dolayısıyla bana göre hedef yalnızca bir yüzde belirlemek olmamalı.

Asıl soru şu olmalı:

İsviçre kendi çiftçisini nasıl güçlendirecek?

Bugün çiftçi ürettiği üründen yeterince kazanmıyorsa, gençler tarımı bırakıyorsa, küçük çiftlikler kapanıyorsa 10 yıl sonra yerli üretimi nasıl artıracağız?

Bence gıda güvenliği tartışmasının merkezinde öncelikle çiftçinin ekonomik geleceği olmalı.

Aynı zamanda tüketici tarafını da unutmamak gerekiyor.

İsviçre zaten yaşam maliyetlerinin yüksek olduğu bir ülke.

Kira yüksek.

Sağlık sigortası yüksek.

Market alışverişi ucuz değil.

Eğer yerli üretimi artıracağız derken gıda fiyatlarını çok daha yukarı taşırsak, bunun bedelini yine vatandaş ödeyecek.

Bu nedenle ben “İsviçre mümkün olduğunca kendi gıdasını üretsin” fikrine yakınım, fakat bunun gerçekçi ve ekonomik olarak sürdürülebilir bir planla yapılması gerektiğini düşünüyorum.

27 Eylül seçimlerini benim açımdan önemli yapan da tam olarak bu.

Sandıkta iki ayrı soru var gibi görünüyor.

Ama aslında İsviçre’nin geleceğiyle ilgili çok daha büyük bir tartışma yapıyoruz.

Dünyayla ilişkilerimiz nasıl olacak?

Kendi güvenliğimizi nasıl sağlayacağız?

Kendi gıdamızı ne kadar üreteceğiz?

Kriz zamanlarında ne kadar dışarıya bağımlı olacağız?

Ve en önemlisi:

Bağımsızlık ile dünyadan kopmak arasındaki çizgiyi nerede çizeceğiz?

Benim görmek istediğim İsviçre, içine kapanmış bir ülke değil.

Ama her konuda başkalarına bağımlı bir İsviçre de değil.

Kendi üretimi güçlü, ekonomisi güçlü, çiftçisi güçlü, gerektiğinde kendi kararını verebilen ama dünyayla ilişkilerini de koruyan bir ülke.

Bana göre gerçek bağımsızlık da zaten burada başlıyor.

27 Eylül’de sandığa gidenlerin yalnızca iki girişime “evet” veya “hayır” demeyeceğini düşünüyorum.

Bir anlamda önümüzdeki yıllarda nasıl bir İsviçre görmek istediğimize de karar vereceğiz.



Paylaş


Yazıları