Haber Arama
Haber Yada Kategori Arayın...
“Hakikat kareye sığmaz”
Ömer Orhun: "Görüntünün içinde kaybolan gerçeklik"
Ömer Orhun, fotoğrafı yalnızca bir kayıt aracı olarak değil, öncelikle bir “görme biçimi” olarak ele alan bir sanatçı. Aile albümlerinden kentsel dönüşümün yok ettiği doğa parçalarına kadar farklı fotoğraf türlerini ayırırken, kendi üretimini belgelemenin ötesine taşıyarak düşünsel bir alan kuruyor.

Ona göre fotoğraf, gerçeği bütünüyle temsil edemez; çünkü her kare, sayısız ayrıntıyı dışarıda bırakarak anlam üretir ve hakikat her zaman eksik bir çerçeve içinde kalır.

“Parlak Karanlık” adlı kitabında yapay zekâyı ani bir kopuş değil, elektriğin icadından bugüne uzanan uzun bir dönüşüm sürecinin devamı olarak okuyan Orhun, teknolojiyi insanı taşıyan bir akış olarak tanımlıyor. 

Görüntü bolluğu çağında anlamın giderek simülasyonlara dönüştüğünü söyleyen sanatçı, gerçeklik algısının da beş duyudan uzaklaştığını ve yeni nesillerin dijital bir gerçeklik içinde büyüdüğünü belirtiyor.

Fotoğraf, teknoloji ve insan algısı üzerine düşünen Ömer Orhun ile görmenin sınırlarını, hakikatin kadrajla ilişkisini ve görüntü çağında değişen gerçeklik algısını konuştuk.

Röportaj: Ferah Koçak Erdoğan

Ömer Orhun, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

İstanbul’da doğdum. Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’ndan 1982 yılında mezun oldum. Meslek hayatıma basında başladım; Güneş ve Cumhuriyet gazetelerinde fotoğraf editörlüğü yaptım.

Daha sonra akademik alana yöneldim ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Müzecilik yüksek lisansımı tamamladım. Aynı üniversitenin İletişim Tasarımı Bölümü’nde dersler verdim. Fotoğraf alanında hem Türkiye’de hem de yurt dışında çeşitli sergilere katıldım, çok sayıda kişisel sergi açtım. Taksim Sanat Evi, Aksanat ve Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde açtığım sergiler benim için önemlidir. Ayrıca İstanbul Modern, Köprü6 ve Beit Ha Gefen (Hayfa) gibi karma sergilerde yer aldım; işlerim İstanbul Modern aracılığıyla Bahreyn Ulusal Sanat Müzesi ve Paris’te Musée de l’Orangerie du Sénat’ta da sergilendi.

Yıllar içinde John Berger’in “Görme Biçimleri” yaklaşımını tartışmaya açarak, fotoğraf ve algı üzerine kendi düşünsel çerçevemi geliştirdim. Algının teknolojilerle birlikte nasıl dönüştüğünü anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Bu çerçevede çeşitli üniversitelerde dersler ve atölyeler yürütüyor, fotoğraf ve video üzerine çalışmalar yapıyorum.

Yazı alanında da üretimlerim var. 1995 yılında yayımlanan “Aşıkmışız” ve “Bırak Tembel Çıksın Resmimiz” adlı iki şiir kitabım bulunuyor.

Fotoğraf sizin için bir kayıt aracı mı yoksa bir düşünme biçimi mi?

Aile fotoğrafları belge ve anı; şehrin apartman AVM dikilmemiş, bina dikilmemiş son kalan doğa parçalarının fotoğrafları büyük belge, keza eşinizle dostunuzla olan fotoğraflar ben kayıdım, belgeyim diyor iyi ki varlar ama gerisi daha çok düşünme biçimi değil de görme biçimi. Fotoğraf benim için görme biçimi. İlgilendiğim fotoğraf görme biçimlerini yansıtmalı, birileri de belgeleyecek elbette

“Görmek” ile “anlamak” arasında nasıl bir fark olduğunu düşünüyorsunuz?

Anlamayı bir duyuya değil de beş duyuya genişlettiğimizde hem hakikate-gerçekliğe hem de payımıza düşen anlayışa varabiliriz diye düşünüyorum, görmek etraflıca görmek, yani dikdörtgenin içini değil de dışını da görmek anlamanın ancak ufak bir parçası olabilir, anlamak için beş duyu gerekli, fotoğraflar bunu karşılamaz, karşılıyorsa uyum ve kabuller gereğidir.

Fotoğrafın hakikatle ilişkisi sizce zayıflıyor mu yoksa dönüşüyor mu?

Fotoğrafın hakikatle ilişkisi hiçbir zaman tam olmadı, biraz daha açayım. Makinemizi bir yere doğrulttuğumuzda sadece bir yere doğrulturuz, fotoğrafçının yansıtmadığı o kadar çok şey vardır ki…her şeyi, önünü arkasını, sağını solunu, yukarıyı çekmeyiz. Yani binlerce şey karenin dışında kalır. Fotoğraf bir kare olmak için, o karenin dışında kalanları feda eder, bir kareye ne sığdırabilirsek o kadardır fotoğraflar, ya dışında kalanlar? Biri dese ki “o zaman yüz kare çekerim bende” peki ama anlar ne oluyor diye sormak lazım, fotoğrafın hakikiyim dediği şey bir an içindir sadece, başka bir karede başka bir ana geçeriz.

Ömer Orhun - Parlak Karanlık

Parlak Karanlık’ta yapay zekânın bir kopuş değil süreklilik olduğunu söylüyorsunuz. Bu sürekliliğin en kritik kırılma noktası sizce nedir?

1700 ve 1800’ lerin ürünü elektriğin icadının yarattığı şaşkınlık, çekici yabancılık ile bizim şu anda yapay zekaya bakışımız aynı kıymet, hayret silsilesinde. Makineler insanları değiştirdi, en büyük alameti farikamız olan zekanın yapaylaşması artık bize huzur veriyor, bunlara da gelişme diyoruz. Kabuller ve uyum adına bir sür git içindeyiz. Elektriğin ve makinelerin insanı dönüştürmesi, dönüşen insanın zekasını yapaylığa açması ve bunu bir makinede icat etmesi yapay zekayı sürekli kılar. Hazırlık aşamaları diyebiliriz yapay zeka için. İnsan nesilleri elektriğin icadı ile ona hizmet etmekteydi. İnsan, bir kişi olarak sürekli değil; sürekli olan nesiller. O varlığın oluşumuna hizmet ettik 1800’ leden sonra…en azından birileri böyle görüyor… İletişim bilimi böyle görebilir, “araçlar ve aracılar kuramları” bu okumaya yol açar. Konrol, iletişim araçlarını kullananların elinde olamaz; sahip, her zaman iletişim araçlarını örgün olarak kullandıranlardır, ortaya atanlardır, yatırımı yapanların elindedir kontrol…ve bu hiç değişmedi.

Teknolojiyi “insanı taşıyan bir akış” olarak tanımlıyorsunuz. Bu, insanın kontrolü kaybettiği anlamına mı geliyor?

Evet bu soru yanıtı kapsıyor; çok doğru bir soru; teknoloji ve tüm getirileri insan nesillerini bir müddettir taşıyan bir akış.

Modern insan sizce teknolojiyle birlikte özgürleşiyor mu yoksa daha mı bağımlı hale geliyor?

Eski çağlardan bir esinti özgürlük, doğanın sahibi olduğunu sanmayan eski “sözlü kültür insanına” has bir özellik. Ne zaman mı bitti ve dönüştü? Ben özgürüm demeye başlayınca. Özgürlük, kullanıldığında kendini bitiren bir sözcük. Başka bir açıdan baktığımızda “düşünüyorum öyleyse varım” dendiğinde bitmeye yüz tutan cinsten bir anlayış özgürlük anlayışı. Diğer canlılar özgürlüklerini yitirdiğinde başladı, insan dünyanın efendisi olduğunda başladı özgürlük söylemleri. Özgürlük estiğinde herkesi, tüm canlıları eşit savuran bir rüzgâr olmalı; birileri diğer canlılara göre ben daha çok özgürüm dediğinde başka bir alana gireriz. Tabiat insanın oyuncağı değildi eski kültürlerde. Sahiplik duygusu özgürlüğü dışlar.

Görüntü bolluğu çağında “anlam” nasıl korunabilir? Teknolojiyle büyüyen yeni neslin “gerçeklik” algısı sizce nasıl şekilleniyor?

Bizler elektriğin ve tüm getirilerinin olmazsa olmaz olduğu bir çağın içine doğduk, yeni nesiller ise internetin ve yapay zekanın olmazsa olmaz olduğu çağlara doğar oldu günümüzde. Simülasyon ve ürünü simülakrlar bu çağın fenomeni. Hakikati elle tutmaya, beş duyu ile anlamaya gerek olmayan bir çağdayız. Geçtiğimiz yüz yılın önemli düşünürleri bu konuyu çok iyi anlattılar, Cesur Yeni Dünya’ da Huxley… Postman, Ellül ve diğerleri durumu anlattılar, ikaz ettiler, ama o çağlarda da az okumaya geçmiştik zaten, kitaplar epeydir az okunuyor.

Doğal ve yapay ayrımı sizce hala anlamlı mı?

Fotoğrafın icadı ile reprodüksiyonlar yeni bir kavram olan orijinallik kavramını yarattı, bu kavram evrensel olarak işledi, tüm kopyalar-tekrarlar orijinali gösterdi, aynı bunun gibi, yapaylığı doğala benzerliği üzerinden tanımlıyoruz, doğallığı da yapay olabildiği için seviyoruz, yapaylık doğalımız oluyor. Doğal ve yapay arasındaki uçurum bir merdiven basamağı mesafesine indirgendi.

Gelecekte insanlar bugüne baktığında en büyük yanılgımız ne olarak görülecek?

Uygarlık denen şey kimilerimizi hoşnut kıldı ama mülk duygusu olmazsa olmazımız haline geldi. Sonu gelmez ihlaller başladı, makinesiz dünyada küçük kavimlerde, klanlarda, köylerde yaşayan atalarımızdan kalma birlik duygusunu modern çağlarda sahip olduklarımızla yitirdik. Sisteme rehin verdik, şehirlerde ve tarihte olmamış şekliyle çok kalabalık olduk. Sahip olduklarımız artık sahibimiz. Kutsal metinlerimiz “yalan söylemeyin, şunu yapmayın bunu yapmayın” dedi yalan ve yapmayın dedikleri her şey kaçış noktası yarattı. Karanlık tarafta organize hale geldi, ”hem öyle olduk hem böyle” , bıçak ekmek de doğradı canlıları da. İnsan hakları evrensel beyannamesiyle eşitiz dedik. Okullar, puanlar ve sınavlarla zekayı ölçülebilir kıldık…ve benzerleri…

Eğer bugünün insanına tek bir cümle söyleme hakkınız olsaydı, ne söylerdiniz?

Bir kitap yazmak isterdim…ismini Parlak Karanlık koyardım…

 

Reklam Banner
Reklam Banner
Diğer Haberler
2026
Pusula Swiss – Tüm hakları saklıdır.
Özel Haber
Etkinlik
Anasayfa
Yazarlar
Video