Baume-Schneider, ülkede çocuk koruma alanında hem kurumlarda hem de koruyucu ailelerde ciddi bir kapasite yetersizliği yaşandığını vurguladı.
Sosyal hizmetler geçmişine sahip olan Baume-Schneider, meslek hayatının erken dönemlerinden itibaren farklı türlerde istismar vakalarıyla karşılaştığını belirterek, kötü muamelenin yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı olmadığını hatırlattı. “Okula aşırı yorgun gelen ya da sürekli kaygılı olan çocuklar, çoğu zaman yoksunlukların yaşandığı aile ortamlarından geliyor. Bu durum her zaman fiziksel şiddet anlamına gelmeyebilir,” dedi.
Bakan, çocukların yaşadığı zorlukların; belirsizlik korkusu, ebeveynlerin alkol veya madde bağımlılığı, evde yokluk, kardeş bakımı yükü ya da aile içi gerginlik gibi unsurlarla da derinleştiğini ifade etti. Ancak bu ailelere tek boyutlu bakılmaması gerektiğini vurgulayan Baume-Schneider, her ailenin aynı zamanda belirli kaynaklara ve dayanıklılık unsurlarına sahip olabileceğini söyledi.
Programda paylaşılan ve bağımlı ebeveynlerin çocuğu olarak üç yaşından itibaren büyükannesi tarafından büyütülen Noah’ın tanıklığına atıf yapan Baume-Schneider, “sosyal ekosistemin” bir çocuğun yeniden ayağa kalkmasında belirleyici olabileceğini dile getirdi. Noah’ın “şans” vurgusuna da değinen Bakan, bunun tek başına yeterli olmadığını belirterek, “Siyasal ve toplumsal sorumluluklarımız var. Ancak bazı yaşam öykülerinde doğru insanların doğru zamanda devreye girmesi de belirleyici olabiliyor,” değerlendirmesinde bulundu.
Koruyucu aile ve kurumlarda ciddi açık
Yakın çevrenin olmadığı durumlarda çocukların yerleştirilmesinin büyük bir sorun olmaya devam ettiğini belirten Baume-Schneider, “Kurumsal bakımda yer sıkıntısı var, koruyucu aile sayısı yetersiz. Üstelik koruyucu aile olmak son derece talepkâr bir sorumluluk,” dedi.
Federal düzeyde rolün daha çok norm koyma ve koordinasyon olduğunu hatırlatan Bakan, Medeni Kanun’a “şiddetsiz eğitim” ilkesinin eklenmesini sembolik ama güçlü bir adım olarak nitelendirdi. Bunun yanı sıra Konfederasyonun çocuklar ve gençler için destek programları yürüttüğünü ve ilgili sivil toplum kuruluşlarına yardım sağladığını da ifade etti. Ancak yeterli bakım kapasitesinin oluşturulması, ailelerin bulunması ve yardımların koordine edilmesinin kantonların sorumluluğunda olduğunu vurguladı.
Yoksulluk, kırılganlık ve eşitsizliklerin yeniden üretimi
Yoksulluk ile istismar arasındaki ilişkiye de değinen Baume-Schneider, bu konuda genelleme yapılmaması gerektiğini söyledi. “Şiddetin yalnızca yoksul kesimlerde görüldüğünü düşünmek yanlış olur; maalesef her yerde var,” dedi. Bununla birlikte, işsizlik, hastalık ya da ayrılık gibi durumlarla birleşen maddi sıkıntıların ebeveynlerin stresle başa çıkma ve uygun tepkiler verme kapasitesini zayıflattığını kabul etti.
Sosyal politikaların çocuk sahibi olmanın yüksek maliyetlerine yeterince uyum sağlamadığını belirten Baume-Schneider, İsviçre’de doğurganlık oranının çok düşük olduğuna ve Federal İstatistik Ofisi verilerine göre çocukların yoksulluk kategorisinde orantısız biçimde temsil edildiğine dikkat çekti.
Geçtiğimiz ay yayımlanan federal izleme raporuna atıfla, yoksulluğun düşük eğitim düzeyiyle de bağlantılı olduğunu ifade eden Baume-Schneider, okul sisteminin toplumsal eşitsizlikleri tamamen ortadan kaldıramadığını söyledi. “Eğitim sistemi eşitsizlikleri bire bir üretmiyor ama onları silemiyor da. Okuryazarlık ve anlama güçlüklerinin aile ortamıyla ilişkili olduğunu görüyoruz; üniversite mezunlarının çoğunun ebeveynleri de yükseköğrenim görmüş kişiler,” sözleriyle değerlendirmesini tamamladı.