Çocuk sahibi olma isteği de yıllar içinde azalırken, bu tercihi açıkça dile getirmek kadınlar için hâlâ hassas bir konu olmayı sürdürüyor.
Ülkede kadın başına düşen ortalama çocuk sayısı 2024 yılında 1,29’a gerileyerek tarihi bir düşük seviyeye indi. Toplumsal normlar ve aile beklentileri, çocuk sahibi olmama kararını bugün bile sorgulatabiliyor. Buna rağmen, bu yöndeki tercihler giderek artıyor. Farklı kuşaklardan iki kadın, çocuk sahibi olmama kararlarının ardındaki nedenleri ve günlük hayatta karşılaştıkları zorlukları paylaşıyor.
31 yaşındaki Margaux ile 78 yaşındaki Nancy, farklı dönemlerde yaşamış olmalarına rağmen benzer bir tercihte buluşuyor. 1970’li yıllarda öne çıkan “aşırı nüfus” tartışmalarından günümüzdeki iklim krizi endişelerine uzanan gerekçeler, kuşaklar arası ortak bir zemine işaret ediyor.
Ekolojik kaygılar belirleyici oluyor
Sürdürülebilirlik alanında yüksek lisans yapmış olan Margaux için çocuk sahibi olmama kararının temelinde çevresel farkındalık yer alıyor. Doğal kaynakların giderek azalması ve yaşam alanlarının yoğun biçimde yapılaşması, onun gözünde bu kararı kaçınılmaz kılmış. Uzun yıllar süren ilişkisi boyunca, klasik bir aile planı olarak görülen çocuk fikri zamanla “bilinçli bir çocuk sahibi olmama projesine” dönüşmüş.
Nancy ise kendi gençlik döneminde benzer kaygıların farklı bir dille ifade edildiğini hatırlıyor. 1970’li yıllarda aşırı nüfus artışının sıkça tartışıldığını ve bu durumun kontrol altına alınması gerektiğine dair güçlü bir söylem olduğunu belirtiyor.
Ebeveynlikle bağdaşmayan yaşam biçimleri
Margaux, çevreye duyarlı yaşam tarzının çocuk sahibi olmakla çeliştiğini düşünüyor. Pazardan alışveriş yapmak, ambalajsız ürünler tercih etmek ve bisikletle ulaşım sağlamak gibi alışkanlıklarını sürdürmek isterken, bir çocuğun getireceği tüketim yükünü kabul edemediğini söylüyor. Ona göre, yoğun bir iş hayatıyla birlikte ebeveynlik sorumluluklarını aynı anda taşımak da gerçekçi değil.
Toplumsal baskı hâlâ hissediliyor
Zaman içinde bakış açıları değişse de, sosyal çevrenin yargılayıcı tutumu tamamen ortadan kalkmış değil. Nancy, ilerleyen yaşına rağmen, torunlarıyla vakit geçiren arkadaşlarını gördüğünde zaman zaman bir boşluk hissine kapıldığını dile getiriyor. Bu durum, hayatını sorgulamasına yol açabiliyor.
Margaux ise ailesinden gelen beklentilerle baş etmek zorunda kaldığını anlatıyor. Babasının torun sahibi olma arzusuna rağmen, ebeveynlerinin zamanla onun kararına saygı duymayı öğrendiğini söylüyor.
“Bencillik” eleştirisine farklı bir bakış
Çocuk sahibi olmamayı seçen kadınlara yöneltilen “bencillik” suçlaması, Margaux tarafından tersinden yorumlanıyor. Ona göre, çocuk sahibi olmanın her zaman özgecil bir davranış olduğu varsayımı sorgulanmalı. Kendisinin çevresel sorumluluklar ve toplumsal katkılar yoluyla daha geniş bir fayda sağladığını savunuyor.
Buna karşın, bazı çevrelerden “değerlerini bir çocuğa aktarması gerektiği” yönünde eleştiriler aldığını da belirtiyor. Ancak Margaux, böyle bir durumda çocuğun sosyal çevrede dışlanabileceğinden endişe ettiğini ifade ediyor.
Yaşlılık sorusu
Çocuk ve torun olmadan yaşlanmak, sıkça dile getirilen bir endişe. Nancy, çocuk sahibi olmanın yaşlılıkta bakım ve ilgi garantisi anlamına gelmediğini vurguluyor. Ona göre asıl önemli olan, yaşam boyu sosyal ilişkileri korumak ve dostlukları canlı tutmak.
Margaux ise geleceğini “seçilmiş aileler” ve ortak yaşam alanları üzerinden kurguluyor. Kooperatif tipi konutlar ve güçlü komşuluk ilişkileriyle, biyolojik bağlara dayanmayan ama dayanışma içeren bir yaşam hayal ettiğini söylüyor.