Pusula Swiss
asdads
Turgut
Karaboyun
Medya alanındaki kariyerime 1996 yılında radyoculuk ile adım attım. Bu süreçte dergi, gazete, çevrimiçi haber platformları, televizyon programları, YouTube haberciliği ve etkinlik organizasyonları gibi çeşitli mecralarda görev aldım. 2007 yılından bu yana ise Pusula Swiss Genel Yayın Yönetmeni olarak, habercilikte doğruluk ve tarafsızlık ilkelerini merkeze alarak, bilgiye ulaşma ve bunu kamusal sorumluluk bilinciyle aktarma görevini sürdürmekteyim.
Sokaklarda Yükselen Öfke: Gençler Ne Anlatmak İstiyor?
YAZARLAR

Sokaklarda Yükselen Öfke: Gençler Ne Anlatmak İstiyor?

Zürih ve Basel'de aynı gece yaşanan şiddet olayları, geride yakılmış barikatlar, zarar görmüş araçlar ve cevap bekleyen sorular bıraktı. Peki, gençleri sokağa çıkaran ne? Avrupa'da giderek görünür hale gelen toplumsal huzursuzluk İsviçre'ye de mi yansıyor? Ve en önemlisi, protesto hakkı nerede bitiyor, şiddet nerede başlıyor?
02 Kasım 2026 12:22YAZARLAR

İsviçre, dünyanın en güvenli, en istikrarlı ve yaşam kalitesi en yüksek ülkelerinden biri olarak biliniyor. Düzenli işleyen kurumları, güçlü ekonomisi ve demokratik geleneğiyle pek çok ülkeye örnek gösteriliyor.

Ancak 31 Ekim Cumartesi gecesi Zürih ve Basel sokaklarında yaşananlar, bu huzurlu tablonun da zaman zaman ciddi biçimde sarsılabildiğini gösterdi.

Zürih'te barikatlar kuruldu, araçlar ateşe verildi, polis ekiplerine saldırıldı. Basel'de ise izinsiz bir yürüyüş, yakılan barikatlar ve aksayan toplu taşıma seferleriyle gündeme geldi.

İki farklı şehir, aynı gece, benzer görüntüler...

Peki, bütün bunlar bize ne anlatıyor?

Gençlerin öfkesi nereden geliyor?

Son yıllarda Avrupa'nın birçok ülkesinde gençlerin geleceğe ilişkin kaygıları giderek daha fazla tartışılıyor.

Artan yaşam maliyetleri, yüksek kiralar, eğitim ve iş hayatındaki belirsizlikler, siyasi kurumlara duyulan güvensizlik ve gelecek endişesi...

Bunlar yalnızca ekonomik meseleler değil. Aynı zamanda bir kuşağın kendisini toplumun neresinde gördüğüyle de ilgili.

İsviçre'de de özellikle büyük şehirlerde konut bulmak zorlaşıyor. Gençler için bağımsız bir yaşam kurmanın maliyeti artıyor. İyi bir eğitim almak, meslek edinmek ve düzenli bir gelire sahip olmak her zaman rahat bir gelecek anlamına gelmiyor.

Bütün bunlar, gençlerin neden daha fazla söz sahibi olmak istediğini anlamak açısından önemli.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı var: Zürih ve Basel'deki olaylara katılan herkesin bu nedenlerle sokağa çıktığını bilmiyoruz. Yaşanan şiddeti doğrudan ekonomik sıkıntılara bağlamak da eldeki bilgilerle mümkün değil.

Yine de Avrupa'daki gençlik hareketlerinin yükselişi, İsviçre'deki gelişmeleri değerlendirirken göz ardı edilemeyecek bir toplumsal arka plan oluşturuyor.

Protesto etmek başka, şiddete başvurmak başka

Demokratik bir toplumda insanların düşüncelerini açıklaması, yöneticileri eleştirmesi ve barışçıl biçimde protesto düzenlemesi temel bir haktır.

Hatta güçlü bir demokrasinin en önemli özelliklerinden biri, kendisine yöneltilen eleştirilere tahammül edebilmesidir.

Fakat protesto hakkıyla şiddet arasında son derece önemli bir sınır bulunuyor.

Bir otomobili ateşe vermek, kamu malına zarar vermek veya görevini yapan polis memurlarına saldırmak, hangi siyasi görüşle gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin kabul edilebilir bir protesto yöntemi değildir.

Üstelik bu tür eylemler, dile getirilmek istenen gerçek sorunların da üzerini örtüyor.

Zürih ve Basel'de yaşananlardan sonra kamuoyunun gündeminde gençlerin taleplerinden çok yanan araçlar, barikatlar ve polis müdahaleleri var.

İşte şiddetin en büyük çelişkisi burada ortaya çıkıyor:

Sesini duyurmak isteyen bir hareket, şiddete başvurduğunda çoğu zaman kendi mesajını duyulmaz hale getiriyor.

Peki, gerçekten kim konuşuyor?

Bu olaylarda dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri, ortada güçlü ve herkes tarafından anlaşılabilecek ortak bir talebin bulunmaması.

Sosyal medyada çeşitli sloganlarla yapılan çağrılar var. Avrupa'daki protestolara göndermeler var. Siyasi ve toplumsal memnuniyetsizlikler dile getiriliyor.

Ancak sokakta ortaya çıkan görüntülerle bu mesajlar arasında ciddi bir kopukluk bulunuyor.

Bir tarafta geleceğinden kaygı duyan ve sesini duyurmak isteyen gençler olabilir. Diğer tarafta ise kalabalığı fırsat bilerek çatışmaya yönelen kişiler bulunabilir.

Bu iki grubu birbirinden ayırmak gerekiyor.

Çünkü her göstericiyi şiddet yanlısı ilan etmek ne kadar yanlışsa, şiddete başvuranları yalnızca öfkeli gençler olarak açıklamaya çalışmak da o kadar eksik bir yaklaşım olur.

Bu ayrımı yapmadan sağlıklı bir toplumsal değerlendirmeye ulaşamayız.

Sosyal medya sokağı ne kadar etkiliyor?

Eskiden büyük gösterilerin arkasında genellikle siyasi partiler, sendikalar veya örgütlü toplumsal hareketler bulunurdu.

Bugün ise birkaç paylaşım, kısa bir video veya dikkat çekici bir slogan, çok sayıda insanı kısa sürede harekete geçirebiliyor.

Sosyal medya, insanların sesini duyurması için önemli bir imkân sağlıyor. Ancak aynı zamanda öfkenin hızla yayılmasına, doğrulanmamış bilgilerin dolaşıma girmesine ve farklı amaçlarla hareket eden kişilerin aynı kalabalıkta buluşmasına da zemin hazırlayabiliyor.

Zürih ve Basel'deki gösterilerde sosyal medya çağrılarının rolü biliniyor. Ancak olayların ortak bir merkezden organize edildiğine ilişkin doğrulanmış bir bulgu bulunmuyor.

Dolayısıyla benzer görüntülerden hareketle kesin sonuçlar çıkarmak yerine soruşturmanın ortaya koyacağı bilgileri beklemek gerekiyor.

Güçlü bir toplum yalnızca güvenlikle ayakta kalmaz

Olayların ardından siyasi çevrelerden daha fazla polis, daha güçlü güvenlik önlemleri ve daha sert yaptırımlar yönünde talepler geldi.

Elbette insanların can ve mal güvenliğinin korunması devletin temel sorumluluklarından biridir.

Hiç kimse yaşadığı mahallede aracının yakılmasından, işyerinin zarar görmesinden veya sokakta şiddetle karşılaşmaktan korkmak zorunda kalmamalı.

Ancak yalnızca güvenlik önlemlerine odaklanmak da meselenin toplumsal boyutunu gözden kaçırmamıza neden olabilir.

Bir ülkede gençlerin gelecek kaygıları büyüyorsa, kurumlarla aralarındaki güven ilişkisi zayıflıyorsa veya kendilerini karar süreçlerinin dışında hissediyorlarsa, bu sorunları da ciddiyetle ele almak gerekir.

Burada mesele şiddeti haklı göstermek değil; şiddete dönüşmeyen, demokratik katılım yollarını güçlendirmektir.

Güvenlik sokakları korur. Diyalog ise toplumun geleceğini.

İkisine de ihtiyaç var.

Asıl soru: Bundan sonra ne olacak?

Zürih ve Basel'de yaşananların ardından polis soruşturmaları devam ediyor. Olaylara katılanların ve şiddet eylemlerini gerçekleştirenlerin sorumlulukları adli süreçte açıklığa kavuşacak.

Ancak toplum olarak bizim de üzerinde düşünmemiz gereken daha geniş bir soru var:

Gençlerin taleplerini şiddete başvurmadan dile getirebildiği, siyasetçilerin onları yalnızca seçim dönemlerinde değil her zaman dinlediği bir ortamı ne kadar oluşturabiliyoruz?

İsviçre'nin en önemli gücü, farklı görüşleri demokratik kurumlar içinde bir araya getirebilmesidir.

Bu gücü korumanın yolu, bir taraftan şiddete karşı hukukun gereğini yerine getirmek, diğer taraftan toplumsal sorunları konuşmaktan vazgeçmemektir.

Çünkü bir şehirde yanan barikatlar söndürülür. Kırılan camlar değiştirilir. Zarar gören sokaklar yeniden düzenlenir.

Ama toplumda büyüyen güvensizlik ve kopukluk, yalnızca sokakları temizlemekle ortadan kalkmaz.

Zürih ve Basel'deki gecenin bize hatırlattığı en önemli gerçek belki de budur.

Bir toplumun gücü, yalnızca sokaklarının ne kadar sakin olduğuyla değil, en zor zamanlarda bile birbirini ne kadar dinleyebildiğiyle ölçülür.



Paylaş


Yazıları