
DEĞİŞİM, KENDİNLE SAVAŞMAYI BIRAKTIĞINDA BAŞLAR
“Daha iyi olmalıyım.”
“Böyle hissetmemeliyim.”
“Bunu da başaramadım.”
“Neden hâlâ korkuyorum?”
“Neden değişemiyorum?”
Ve farkında olmadan insan, kendisini dönüştürmeye çalışırken kendisine karşı savaşmaya başlar.
Oysa savaşın olduğu yerde derin bir değişim çoğu zaman mümkün değildir.
Çünkü insan kendisiyle savaşırken enerjisinin büyük bölümünü kendisini olduğu halinden çıkarmaya harcar. Bir yanını susturmaya, bir yanını düzeltmeye, bir yanını saklamaya çalışır. Korkusunu yok etmek ister, kaygısından utanır, başarısızlığını kendisine karşı bir delil gibi kullanır. Konfor alanından çıkamadığında kendisini yargılar; çıktığında ise bu kez yeterince iyi yapamadığını düşünür.
Böylece değişim için kullanabileceği yaşam enerjisini, kendisiyle mücadele ederek tüketir.
Ve bir kısır döngü başlar:
Kendini yetersiz hissetmek, değişmeye zorlamak, zorlandıkça tükenmek, tükenince yapamamak ve yapamadıkça kendini daha fazla suçlamak…
Mindfulness bize burada çok başka bir kapı açar.
Değişimin her zaman kendimizi zorlayarak başlamadığını; bazen tam tersine, kendimizle savaşmayı bıraktığımız anda başladığını hatırlatır.
Kendinle barışmak, olduğun yerde kalmak değildir.
Korkularını bahane etmek, gelişimden vazgeçmek ya da kendine hiçbir sorumluluk yüklememek hiç değildir.
Kendinle barışmak; önce kendini düşman olarak görmekten vazgeçmektir.
Kendine, “Şu anda olduğum halimle de değerliyim. Eksiklerimle de, korkularımla da, becerilerimle de, yaralarımla da bu hayatın içerisinde var olmayı hak ediyorum.” diyebilmektir.
Çünkü insan kendisini ancak sevilebilir bir varlık olarak gördüğünde, kendisine gerçekten yaklaşmaya başlayabilir.
Ve kendine yaklaşabildiğinde onu değiştirmeye değil, anlamaya başlar.
Korkunun altında ne olduğunu görür.
Kaygının ne söylemeye çalıştığını fark eder.
Yıllardır içinde taşıdığı bazı kalıpların aslında onu korumak için oluştuğunu anlar.
Konfor alanının bazen tembellikten değil, bilinmezlikten korkmaktan oluştuğunu fark eder.
Ve bütün bunları gördükçe kendisine yönelttiği sertliği biraz daha bırakır.
İşte dönüşüm çoğu zaman tam burada başlar.
Çünkü kendine şefkat göstermek, kendini olduğu gibi bırakmak değil; kendine gelişebileceği güvenli alanı sunmaktır.
Bir çocuğu sürekli azarlayarak büyütmeye çalıştığınızda nasıl ki yalnızca korkuyu büyütürseniz, insanın kendi içinde de sürekli eleştiri ve baskı yaratarak gerçek potansiyeline ulaşmasını beklemek çoğu zaman mümkün değildir.
İnsan, kendisini döverek çiçek açmaz.
Kendisine alan açarak açar.
Bu nedenle belki de hayatımızın belli dönemlerinde kendimize sormamız gereken soru “Neden hâlâ değişmedim?” değildir.
Daha derin bir soru vardır:
“Kendimde değiştirmeye çalıştığım şeyle neden hâlâ savaşıyorum?”
Belki de artık savaşmayı bırakmanın zamanı gelmiştir.
Korkunun yanında yürümeyi, kaygıyı yok etmeye çalışmadan onunla kalabilmeyi, başarısız olduğumuzda kendimizi aşağılamak yerine ne öğrendiğimize bakmayı, geçmişimizi değiştiremeyeceğimizi kabul edip bugünkü seçimlerimize dönmeyi öğrenebiliriz.
Çünkü hayat, kusursuz bir versiyonumuza ulaşmayı beklemiyor.
Hayat, olduğumuz yerden başlayarak kendimizi gerçekleştirmemiz için bize her gün yeni bir alan açıyor.
Ve belki de bu dünyadaki en büyük dönüşümümüz, kendimizi başka birine dönüştürmek değil; üzerimize giydiğimiz bütün “olmalıyım”ları yavaş yavaş bırakıp kim olduğumuzu gerçekten yaşamaya cesaret etmek olacak.
Kendinle savaşmayı bıraktığında, enerjini kendine karşı kullanmayı da bırakırsın.
O enerji artık hayatını kurmaya, üretmeye, sevmeye, öğrenmeye, iyileşmeye ve potansiyelini gerçekleştirmeye akar.
İşte o zaman değişim zorunluluk olmaktan çıkar.
Bir mücadele olmaktan çıkar.
Ve doğal bir dönüşüme dönüşür.
Belki de gerçek özgürlük, kendimizi sonunda değiştirebildiğimiz gün değil; kendimizle savaşmadan da değişebileceğimizi fark ettiğimiz gün başlar.



































































































































































