Yazarlar

ZARO AĞA’NIN İSKARPİNLERİ

İstanbul’a otomobil ilk kez 1895 yılında, Basra Mebusu Zehirzade Ahmet Paşa tarafından getirilmiştir. Otomobilin görücüye çıktığı, İstanbulluların atsız giden bu arabayı şaşkınlıkla seyrettiği yer de Fenerbahçe’dir. O gün, at kişnemesinin yerini motor sesi almıştır ama sahnede at ahırında çalışan biri vardır: Seyis Abdurrahman!
[vc_row][vc_column width=”1/1″][vc_single_image image=”637″ css_animation=”appear” alignment=”center” img_link_target=”_self” img_size=”full” img_link=”http://www.pusulanews.ch/author/sunayakin”][/vc_column][/vc_row][vc_row][vc_column][vc_column_text]

İstanbul’a otomobil ilk kez 1895 yılında, Basra Mebusu Zehirzade Ahmet Paşa tarafından getirilmiştir. Otomobilin görücüye çıktığı, İstanbulluların atsız giden bu arabayı şaşkınlıkla seyrettiği yer de Fenerbahçe’dir. O gün, at kişnemesinin yerini motor sesi almıştır ama sahnede at ahırında çalışan biri vardır: Seyis Abdurrahman!

Yıldız Sarayı’nda görevli Abdurrahman Bey, seyislikten ayrılarak, İstanbul’un ilk şöförü ünvanına oturur. İran kökenli olduğu için de halk onu “Acem Abdurrahman” olarak tanımaktadır. İşin aslına bakarsanız, İranlılar “acem” denilmesinden hoşlanmazlar. Çünkü bu ad kendilerine Araplar tarafından yapıştırılmış bir etikettir. Araplar, Arap olmayan Müslüman kavimlere “Acem” adını verirler. Zamanla bu ifade karşısındakini aşağılamaya dönüşür. Bu yüzden, bir İranlı’ya “Acem” demek, onu küçümsemeye yönelik bir tanımlamadır.

Abdurrahman Bey’in şöförlüğünü yaptığı ilk arabayı İstanbul sokaklarında görenler “Acem geliyor… Acem geliyor…” diye bağırarak birbirlerini şaka yollu uyarırlardı. Direksiyon başına yeni oturmuş birine “acemi” denilmesinin kökeni de işte bu öyküdür. Acem Abdurrahman Bey, unutulup gitse de, adı Türkçe’de yaşamaya devam etmektedir. İşin garip yanı, Araplar’ın kendilerinden olmayanları küçümsemek için ürettiği sözcük, çok farklı bir alanda olsa da, aynı anlamda kullanılmaya devam edilmektedir.

25 Eylül 1930 gününün akşamı, Newyork’un ünlü Brodway Caddesi’nin 61. Sokakla kesiştiği yerde bir otomobil, dünya tarihinde en çok ayakkabı eskiten adama çarpar! Chicago Daily Tribune gazetesi olayı okurlarına şöyle duyurur:”Şimdiye kadar on bir karısını gömüp 156 yaşına kadar bir yeri bile çizilmeyen Türk Zaro Ağa, bu gece modern bir Juggernaut altında kalarak ciddi şekilde yaralandı.”

Dünyanın en uzun yaşayan insanı olarak bilinen Zaro Ağa’nın sırtından para kazanmak isteyenler, onu Amerika’ya götürürler ve sirklerde teşhir ederler. Zaro Ağa, kazayı atlatır ama olayın duyulmasıyla hakkında eleştiri yazıları çıkmaya başlar. Onlardan biri, paragözlerin kirli oyunlarına alet olan zavallı adamın ayakkabılarına bile dil uzatıldığı, Halk dergisindeki şu yazıdır:”Zaro Ağa’nın başına gelenleri duydunuz mu? Zavallı ihtiyar Amerika’da bir otomobil kazasına uğramış. Ağırca yaralanmış, hayatı tehlikedeymiş. Nene lazım be hey zaro Ağa? 156 yaşından sonra para hırsına kapılır da kalkar Amerika’ya gidersin. Bilmediğin yerler, tanımadığın yollar. Otomobiller karınca gibi işliyor. Hele bu yaştan sonra sırtına smokin, ayağına lüstrin iskarpin giymek, boynuna yakalık takmak ne oluyor? Kim bilir hangi sebepten biçare adamın başına kaza geldi? Smokin kuyruğu mu ayağına takıldı? Ayağındaki lüstrin iskarpin mi kaydı, yoksa dik yakalık içinde başını mı çeviremedi? İnsanın aklına fena şeyler de geliyor. Amerikalılar Zaro Ağa’nın bunca zamandır takır takır işleyen vücut makinesinin iç yüzünü anlamak için kalbini satın almak istiyorlardı. Acaba bir suikasta mı uğradı? Memleketimizde ab-ı hayat içmiş sevimli ihtiyarımıza orada hileyle ecel şerbeti mi sunmak istediler? Aman büyük geçmiş olsun.zaro Ağa; iyi olur olmaz parayı, pulu onlara bırak, koş memleketine gel. Belediye’deki sandalyene rahatça kurul, burada senin ne beynine göz dikenler var, ne de kalbini sökmek isteyenler.”

Oysa, ülkesine geri döndükten sonra 29 Haziran 1934 günü ölen Zaro Ağa’ya yapılan otopside beyni de alınır, kalbi de, ciğerleri de…

Zaro Ağa’dan geriye, Amerika’ya yaptığı yolculuk sırasında gazete ve dergiler de çıkan haberleri, röportajları ve fotoğrafları kalır. Kız öğrencilere çıplak modellik yaptığı günlerde çizilen bir resmi ise günümüze ulaşamaz ne yazık ki.

1. Meşrutiyet döneminde açılan Kız Sanayi-i Nefise Mektebi’nin müdiresi Mihri Müşfik Hanım, öğrencilerin sürekli olarak manzara, meyve ve çiçek yaptığını görünce, sanatlarını geliştirebilmeleri için mutlaka çıplak modele bakarak çalışmaları gerektiğini söyler. Kızların karşısına çıplak bir erkek oturtmak çok zor olduğundan, Arkeoloji Müzesi’ndeki antik heykellerin alçıdan kalıpları çıkarılarak okula getirtilir. Cansız modele bakarak yapılan resimlerde istenilen düzey yakalanamayınca da, Maarif Nezareti’ne bir yazı yazılarak, ihtiyar erkeklerin okulda elbiseli halleriyle canlı model olarak kullanılmasına izin verilmesi talep edilir. Böylelikle, Türk resim sanatının ilk erkek modeli doğmuş olur: Zaro Ağa!..

Zaro Ağa en fazla üç gün dayanır, genç kızların karşısında poz verme işine. Zaro Ağa’nın neden bir daha modellik yapmak için okula gitmediği sorusuna verdiği yanıtı, kendisi için en derin çalışmayı yapan Mevlüt Çelebi’nin kitabından okuyoruz:”Aha bilye bilye göz kırpiylar. Sonra başımı yanağımı okşiylar. Buraya bah, beri bah dirler. Hangisine bahayım bilmirem, hepsi de huriler gibi, bir iki dene olsa ne ise. Emme ben bu kadar kızı nideyim, aha gelmem vallah!..”

Mevlüt Çelebi, bir “Zaro Ağa Müzesi” kurma düşüncesini ortaya atar, kitabının sonunda. İstanbul için yapılacak en güzel hizmetlerden biri olacak bu düşünceyi alkışlayarak, derin bir “ahhh” geçiriyorum içimden; Zaro Ağa’nın, organlarını saklamak için gösterilen itina, ayakkabılarından esirgenmeseydi!

 

Sunay AKIN

[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]