
Özellikle “10 milyonluk İsviçre” girişimi son yılların en dikkat çekici siyasi hamlelerinden biri olarak öne çıkıyor. Girişimin temel amacı açık: İsviçre nüfusunun 2050’den önce 10 milyonu geçmesini engellemek. Nüfus 9,5 milyona ulaştığında ise hükümetin, nüfus artışına yol açan uluslararası anlaşmalarda koruyucu önlemler alması istenecek.
İlk bakışta kulağa mantıksız gelmiyor.
Çünkü bugün İsviçre gerçekten ciddi bir baskı altında. Konut krizi büyüyor. Kiralar artıyor. Ulaşım yoğunluğu her geçen yıl daha da hissediliyor. Özellikle büyük şehirlerde altyapı artık zorlanıyor. Hastaneler, okullar, toplu taşıma sistemleri artan nüfusun etkisini doğrudan hissediyor. Girişimi destekleyenlerin “Bu büyüme sürdürülebilir değil” demesi tamamen anlaşılır bir durum.
Fakat mesele tam da burada karmaşıklaşıyor.
Çünkü artık 1980’lerin, 1990’ların dünyasında yaşamıyoruz. Dünya bugün tamamen küresel bir yapıya dönüşmüş durumda. İnsanlar artık yalnızca doğdukları ülkede yaşamıyor. Eğitim için gidiyorlar, iş için gidiyorlar, teknoloji için gidiyorlar, hayat standardı için gidiyorlar. Avrupa’da sınırlar fiilen ekonomik olarak birbirine bağlanmış durumda. İsviçre ekonomisi de bu sistemin tam merkezinde yer alıyor.
Bugün İsviçre’nin sağlık sistemi, bankacılığı, mühendisliği, gastronomisi, inşaat sektörü ve hatta üniversiteleri büyük ölçüde uluslararası iş gücüyle ayakta duruyor. Özellikle sınır çalışanları artık İsviçre ekonomisinin ayrılmaz bir parçası haline geldi.
İşte tam bu noktada şu soru ortaya çıkıyor:
İsviçre gerçekten nüfusu sert biçimde sınırlandırabilecek mi?
Kağıt üzerinde mümkün gibi duran bazı kararlar, uygulamada dış politikayı inanılmaz derecede zorlayabilir. Çünkü İsviçre’nin Avrupa Birliği ile yaptığı anlaşmalar zaten bugün bile oldukça hassas bir dengede ilerliyor. Özellikle sınır çalışanları, serbest dolaşım, işsizlik sigortaları ve çalışma hakları gibi konular Bern ile Brüksel arasında sürekli müzakere edilen başlıklar arasında yer alıyor.
Eğer nüfus 9,5 milyona ulaştığında hükümet bu anlaşmaları yeniden sınırlamak zorunda kalırsa, bu durum yalnızca iç politikayı değil dış ilişkileri de ciddi biçimde etkileyebilir.
Üstelik ekonomik sonuçları da olabilir.
Karşı çıkanların en büyük korkusu da tam olarak bu zaten: İsviçre’nin iş gücü açığı büyüyebilir. Şirketler çalışan bulmakta zorlanabilir. Özellikle yaşlanan nüfus düşünüldüğünde sağlık sektöründe, bakım hizmetlerinde ve teknik alanlarda ciddi personel eksiklikleri yaşanabilir.
Bu yüzden ben şahsen “10 milyonluk İsviçre” girişiminin halktan güçlü bir destek almasının kolay olmadığını düşünüyorum. Çünkü toplum bir yandan yoğunluğu hissediyor olsa da diğer yandan ekonominin göçe ne kadar bağımlı olduğunun da farkında.
Sandığa gidecek ikinci önemli konu ise sivil hizmet sistemi.
Burada da aslında İsviçre toplumunun temel karakteri tartışılıyor.
Sağ partiler, ordudan sivil hizmete geçenlerin sayısının arttığını savunuyor ve bu geçişi zorlaştırmak istiyor. Daha uzun hizmet süreleri, daha sert kurallar, daha fazla zorunluluk…
Ama karşı tarafta çok önemli bir gerçek var:
Bugün İsviçre’de askerlik yapmak istemeyen ciddi bir kesim bulunuyor. Savaşa karşı olan, silah taşımayı reddeden ya da bunu kendi yaşam görüşüyle bağdaştıramayan insanlar var. Ve İsviçre’nin en dikkat çekici yönlerinden biri de bugüne kadar bu insanlara alternatif bir vatandaşlık hizmeti sunabilmiş olmasıydı.
Aslında bu, İsviçre demokrasisinin güçlü taraflarından biriydi.
Çünkü devlet, “Ya benim istediğim gibi davranırsın ya da sistem dışına çıkarsın” demiyordu. İnsanlara kendi vicdanları doğrultusunda başka bir hizmet modeli sunuyordu.
Bugün tartışılan düzenleme ise bazı kesimlere göre bu özgürlüğü daraltabilir.
Muhaliflerin söylediği de oldukça önemli: Bu değişiklik orduyu gerçekten güçlendirecek mi, yoksa sadece sivil hizmet sistemini mi zayıflatacak?
Bence bu soru oldukça kritik.
Çünkü genç kuşakların dünyaya bakışı artık geçmiş nesillerden farklı. Bugünün gençleri güvenlik kavramını yalnızca askerlikle tanımlamıyor. Çevre, sosyal dayanışma, sağlık hizmetleri ve toplumsal katkı da artık “vatandaşlık görevi” kavramının içine giriyor.
İşte tam da bu nedenle 14 Haziran’daki oylamalar sıradan bir referandum olmayacak.
İsviçre halkı aslında şu sorulara cevap verecek:
İsviçre daha kapalı bir ülke mi olacak, yoksa küresel sistemin merkezinde kalmaya devam mı edecek?
Vatandaşlık görevi sadece üniforma üzerinden mi tanımlanacak, yoksa bireysel vicdan ve özgürlük alanı korunacak mı?
Doğrudan demokrasi sistemiyle dünyaya örnek olan İsviçre’de halk yine son sözü söyleyecek.
Şimdi gözler 14 Haziran’da olacak.
Ve büyük ihtimalle sonuç ne olursa olsun, bu tartışmalar İsviçre siyasetinde uzun yıllar konuşulmaya devam edecek.









