
Oysa insanın en büyük yanılgılarından biri, kendisini olduğu haliyle yeterli görmeyi unutmasıdır.
Mükemmeliyetçilik çoğu zaman dışarıdan disiplinli, başarılı ve hayranlık uyandıran bir özellik gibi görünür. Ama insanın iç dünyasında başka bir gerçekle yaşar. Çünkü mükemmeliyetçilik, çoğu zaman “olduğum halim yetmiyor” düşüncesinin sessizce büyümüş halidir.
Ve insan, kendisini yeterli hissetmek için sürekli başka bir versiyonuna ulaşmaya çalışır.
Bir gün her şey tamam olunca huzurlu olacağını sanır. Daha çok kazanınca, daha iyi görünce, daha fazla onay alınca, herkes tarafından beğenilince… Ama mesele tam da burada başlar. Çünkü insan kendisini olduğu haliyle sevmeyi öğrenmedikçe, ulaştığı hiçbir yer ona gerçek bir tatmin vermez.
Bugün sosyal medya çağında yaşıyoruz. Herkes birbirinin vitriniyle karşı karşıya. İnsanlar birbirlerinin en parlak anlarını görüyor ve kendi hayatlarının perde arkasını bununla kıyaslıyor. Bir başkasının başarısına bakıp kendi yolunu değersiz hissediyor. Bir başkasının ilişkisine bakıp kendi sevgisini sorguluyor. Bir başkasının bedenine bakıp kendi bedenine yabancılaşıyor.
Ve fark etmeden hayatın en büyük tuzaklarından birine düşüyor:
Kendisi olmaktan uzaklaşmaya.
Oysa bu hayata gelişimizin amacı bir başkası olmak değil. Kimse bu dünyaya başka bir insanın kopyası olmak için gelmedi. Her insanın kendi ritmi, kendi yarası, kendi ışığı, kendi hikâyesi var.
Belki de insanın gerçek yolculuğu, eksiklerini kapatmaya çalışmak değil; özünü hatırlamaktır.
Çünkü insan en çok kendisinden uzaklaştığında yorulur.
Sürekli kontrol etmeye çalışmak…
Hata yapmaktan korkmak…
Herkes tarafından kabul görmek istemek…
Her şeyi kusursuz yapmaya çalışmak…
Bütün bunlar insanın ruhunda ağır bir yük bırakır. Halbuki hayat kusursuz olmak üzerine kurulmadı. Doğanın kendisi bile kusursuz değil. Bir ağacın bütün dalları aynı yönde büyümüyor. Deniz her gün aynı sakinlikte olmuyor. Gökyüzü bile bazen bulutlu.
Ama yine de hepsi olduğu haliyle güzel.
İnsan neden kendisine bu hakkı tanımıyor?
Belki de uzun zamandır unuttuğumuz şey şu:
Değer, kusursuzlukta değil; hakikatte saklıdır.
Gerçek bağ kurabilen insanlar, mükemmel görünenler değil; samimi olanlardır. Çünkü insan ruhu kusursuzluğu değil, gerçekliği hisseder. Birinin filtresiz halini, kırılganlığını, içtenliğini tanır.
Ve belki de bu yüzden en derin huzur, “olması gereken kişi” olmaya çalışmayı bıraktığımız anda başlar.
Kendi özünü kabul eden insanın içinde başka bir sessizlik doğar. Sahip olduklarını fark etmeye başlar. Sürekli eksik olana odaklanmak yerine, hayatında zaten var olan güzellikleri görür. Şükretmek tam da burada başlar. Çünkü şükür, sadece büyük mucizelere değil; şu an var olan hayata da “evet” diyebilmektir.
Nefes alabildiğini fark etmek…
Sevebildiğini görmek…
Yürüyebildiğin yolları…
Kalbini hâlâ heyecanlandıran şeyleri…
Yanında duran insanları…
Bazen insan bunları fark etmeyi unutuyor. Çünkü zihni sürekli “daha fazlası”na koşuyor.
Ama hayat çoğu zaman eksik olan yerde değil, tam şu anda yaşanıyor.
Belki bugün kendimize şunu hatırlatmanın zamanı gelmiştir:
Mükemmel olmak zorunda değiliz.
Hata yapabiliriz.
Yavaşlayabiliriz.
Bazen yorulabiliriz.
Bazen emin olamayabiliriz.
Bunlar bizi eksik yapmaz. Bunlar bizi insan yapar.
Ve belki de insanın en mükemmel hali; kendisi olmayı bırakmadığı, özünden kopmadığı, olduğu haliyle yaşamın içinde yer alabildiği halidir.
Çünkü bu dünyaya kusursuz olmaya değil, gerçek olmaya geldik.
Sevgiyle kal…









