Yazarlar

PİLOT VECİHİ JAMES BOND’A KARŞI!

[vc_row][vc_column width=”1/1″][vc_single_image image=”637″ css_animation=”appear” alignment=”center” img_link_target=”_self” img_size=”full” img_link=”http://dergi.pusulamedia.ch/author/sunayakin”][/vc_column][/vc_row][vc_row][vc_column][vc_column_text]Süvarisinin mağrur bakışları altında Sirkeci’den Beyoğlu’na doğru ilerleyen beyaz at, İstanbul için kara günlerin başlangıcını haber vermektedir. 1919 yılının 8 Şubat günü, beyaz atın üstündeki İşgal Orduları Başkomutanı Fransız General Franschet d’Esperey’den başkası değildir…

Çanakkale’yi geçemeyen işgal güçleri, üç yıl sonra elini kolunu sallaya sallaya geldikleri İstanbul’u kendi aralarında pay ederler. İngilizler, Fenerbahçe Burnu’ndaki mesire yerine ordusundaki Hint askerleri yerleştirir. Hintliler, geleneklerine göre ölen askerlerini tarihi deniz fenerinin yanında yakarlar. Fenerbahçe fenerinin beyaz duvarı da, özgürlüğü elinden alınan İstanbul gibi, yakılan cesetlerden yükselen dumandan dolayı karalara bürünür!

İstanbul’un Kadıköy yakası, İngiliz ordusundaki Hintli askerlerin denetimindedir. Kurtuluş Savaşımızın pilotlarından Vecihi Hürkuş anılarında, bu bölgede karşısına çıkan Hintli askerleri şöyle anlatır: “Arkadaşımız Bezmi yetişerek, etrafta faaliyet olduğunu ve Maltepe çarşısında müsellah Hintli askerlerin görüldüğü haberini getirdi.”

Vecihi Hürkuş, Maltepe tren istasyonun deniz kıyısı tarafında bulunan havaalanındaki uçakları direniş için Anadolu’ya kaçırmaya kararlıdır. Uçakları ve hangarları inceleyen İngiliz ve Fransız subaylar, meydanın neden temizlenip düzenlendiğini sorduklarında, aldıkları “futbol oynamak için” yanıtına inanmamış olacaklar ki, gözleri Vecihi Bey’in üzerindedir. Bu yüzden, Maltepe çarşısında Hintli askerlerin görülmesi hiç de hoş haber değildir. Pilot Vecihi Bey, üç uçağın derhal kalkış noktasına getirilmesini ister. Pilot Kazım Bey’in uçağı son derece dar olan ve etrafı engellerle dolu pistten havalanmayı başarsa da, o kadar şanslı olmayan İsmail Bey, sabahın alacakaranlığında bir engele takılarak düşer… Üçüncü uçağın içinde harekete hazır bekleyen Vecihi Bey, arkadaşının kazasına üzülse de, kalkış sırası kendine geldiğinden motora gaz verir… Fakat, meydanda hızlanırken uçağın motorundan gelen sesler bir şeylerin ters gideceğinin habercisi gibidir…
Motorun tıkanıklığını gidermek isteyen Vecihi Bey, kalktıktan kısa bir süre sonra uçağın tekerleklerini sertçe bir tümseğe vurmaya karar verir. Bu sert darbe bir an için motoru kendine getir ama yeniden baş gösteren sorun uçağın düşmesine neden olur. Pilot Vecihi, ateş alan uçaktan Anadolu’ya birlikte kaçtıkları Müzeyyen Hanım ve Eşref Bey’i kurtarır. Bu esnada Bezmi Bey yanında bir adamıyla yardıma gelir. Müzeyyen Hanım yara almadan kurtulmuştur ama, Eşref Bey baygın bir haldedir. Yaralı arkadaşını tesadüfen oradan geçen ve eşya taşıyan bir kamyonun kasasındaki somyaya yatıran, şoföre de Haydarpaşa Hastanesi’ne gitmesini söyleyen Vecihi Hürkuş, sanki hazırda bekleyen bir ambulans gibi karşılarına çıkan kamyonu şöyle anımsayacaktır: “Böyle bir kaza tasavvur edilmiş bile olsa, bu kadar müsait bir tertip insanın hatırına kolayca gelemezdi!”

Sabahın ilk saatlerinde gürültüyü duyan Hintli askerler, yanan uçaktan gökyüzüne yükselen dumana doğru harekete geçerler. Kaza yerinden kaçan Vecihi Hürkuş ise Maltepe tren istasyonundan, hiçbir şey olmamış gibi yolcularla beraber ilk trene biner…

Suadiye istasyonundan hareket ettiklerinde Pilot Vecihi’nin yanına gelen bir kondüktör “size bir sözüm var, fakat vaziyetinizi bozmayınız” dedikten sonra konuşmasını sürdürür: “Vecihi Bey, Maltepe hadisesini herkes duydu. Şimdi sizi trende iki İngiliz takip ediyor, trenimiz bazı yerlerde çok yavaşlar, böyle bir yerde treni terk ederseniz daha iyi olur. Fakat atlarken çok dikkat ediniz.”

Vecihi Hürkuş’un yakalanıp yakalanmadığını, bu amansız takip öyküsünün nasıl sonuçlandığını, kahraman sıfatını fazlasıyla hak eden pilotumuzun anılarından okuyalım: “Trenimiz Erenköy’üne gelmiş ve tekrar hareket etmişti. Bu anda yeni bir kararla Erenköy köprüsünün loşluğu içinde kendimi boşluğa bıraktım. Tren geçtikten sonra, düştüğüm yerden kalkarak üstümü başımı temizledim ve civarda bulduğum bir araba ile süratle Kızıltoprak’a hareket ettim.”
Vecihi Bey’in trenden atladığı köprü, Ethem Efendi Caddesi’ndedir… Ve ne yazıktır ki, üstünden geçenler, bu köprünün Kurtuluş Savaşı’ndaki en büyük kaçış öykülerinden birine tanıklık ettiğini bilmezler ve bir an durup, köprüden aşağıya bakarak Vecihi Hürkuş’un anısına bir selam göndermezler!

007 James Bond filmlerindeki sahneleri aratmayan bu olay sanmayın ki, Vecihi Hürkuş’un hayatındaki en önemli kaçış öyküsüdür! 1917 yılının Ekim ayında, uçağının Erzincan’da düşürülmesiyle Ruslar’a yakalanan Vecihi Bey, Hazar Denizi’nde bulunan Nargin Adası’ndaki esir kampına götürülür. Adada yalnızca Türkler değil, Alman ve Avusturyalı binlerce esir vardır. Vecihi Bey, hiç ağaç olmayan ve neredeyse her taşın altından bir yılanın çıktığı bu yerden arkadaşı Teğmen İsmail ile yüzerek ve de çamaşır teknesi kullanarak yaptığı teşebbüslerde yakalansa da, sonunda kaçmayı başarır.

İki arkadaş kurtulmasına kurtulur Nargin Adası’ndan ama önlerinde esir kampında yaşadıklarından daha korkunç bir engel vardır. Bin kilometreyi aşkın bir yolu kaçak olarak yürüyerek aşmak zorundadırlar, üstelik mevsim kıştır ve her yer kar altındadır. Vahşi hayvanların parçaladığı insan cesetleri görmenin zamanla sıradan bir hal aldığı kaçış yolunun kırk günü yaya olarak aşıldıktan sonra, dört aylık bir maceranın ardından Vecihi Bey ve Teğmen İsmail Bey, ülkelerine dönerek özgürlüğe kavuşurlar… Ama sevinçleri uzun sürmeyecek ve kısa bir süre sonra ülkeleri işgal edilecektir!

1967 yılında Alp Şarman, ailesiyle birlikte yaşadığı Los Angeles’ta James Bond’un gösterime yeni giren filmine gider. Dokuz yaşındaki Alp, “You Only Live Twice” (İnsan İki Kere Yaşar) adlı filmde James Bond’un kullandığı tek kişilik helikopteri görünce, geçen yaz anneannesiyle beraber ziyaretlerine gelen dedesini anımsar. Dedesi, Amerika yolculuğunu özellikle tarihlerine denk getirdiği Los Angeles Havacılık Fuarı’nda sergilenen tek kişilik helikopteri uzun uzun incelemiş, elindeki kağıtlara notlar almıştı…

Alp Şarman, aynı yılın Temmuz ayında, kesin dönüş yaptıkları İstanbul’da, o yılarda küçük bir köy olan Güngören’deki dedesinin evine gider… Yaşlı adam torununun elinden tutarak, onu garajdan bozma atölyesine götürür… Kapının açılmasıyla birlikte çocuğun şaşkınlıktan dili tutulur…James Bond filminde gördüğü tek kişilik helikopter tam karşısında durmaktadır!.. Vecihi Hürkuş, torunu Alp’in saçlarını okşayarak şunları söyler: “Bak evlat, istersek biz de yaparız!”
Vecihi Hürkuş, gövdesini tamamladığı tek kişilik helikopteri uçuramadan, 1969 yılının 16 temmuz’unda son nefesini vererek, Ay’a ilk insanı götüren Apollo 11 ile birlikte aynı gün ayrılık dünyadan…

Sekiz yıl geçer aradan ve Alp Şarman, İstanbul’da bir Türk filmine gider, lise arkadaşlarıyla beraber. Tüm salon “Gülen Gözler” adlı filmde Şener Şen’in oynadığı “Pilot Vecihi” adlı karaktere gülerken, Alp gözyaşları içinde terk eder sinemayı…

Arkadaşları koltuğundan kalkarken söylediği şu sözü duyarlar: “Dedem Pilot Vecihi böyle biri değildi!”[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]