Nihal AygünYazarlar

Laos mu, Lagos mu, Davos mu?

10 yıl önce, eşimle birlikte Laos’a gitme kararı aldığımızda en çok duyduğumuz soru buydu. Haksız da sayılmazlardı. Ben de gitmeden kısa bir süre önce babamla haritadan bakıp öğrenmiştim. Tayland, Çin, Kamboçya ve Vietnam’ın komşusu güzel bakir bir ülke… Dili, dini, yönetim şekli öğrenecek çok şey vardı. Çünkü hepsi yabancıydı. Gidecektik ve yaşayarak görecektik.

Bir gelin hayal edin, hayatını (çeyizini) iki bavula sığdırmış, anneciğinin dantellerinden vazgeçip hakkını babetlerinden yana kullanmış. 20 çift babet. Hepsini de çok severmiş. Bu gelin kızımızın düğünü Laos’a gitmeden sadece 15 gün önce olmuş. Sonra da Asya’ya doğru yola çıkmış. Üstelik Asya’yı sadece coğrafya derslerinden biliyormuş.

Laos’a gitmek kolay değilmiş. 10 saat Bangkok ‘a uçmuşlar, sonra pırpır uçakla iki saatte Laos’a. Vize de bir yanlışlık olmuş ve ülkeye almamışlar gelinimizi. Gelirken hava alanında çok ağlamış da, ondan mıymış tüm bunlar? “Sen bizi istemedin, şimdi de biz seni almıyoruz mu?” diyorlarmış. 4 günlük Bankog macerasından sonra hallolmuş sorun ve dönmüşler tekrar Laos’a. Havaalanı çok küçükmüş. Valizlerin geldiği 3 bant, incilerin, hediyelik magnetlerin, içeceklerin ve kıyafetlerin hepsinin bir arada satıldığı bir dükkan ve para çevirmek için iki çalışanında uyuduğu bir dükkan varmış.

Çiftimizi almaya çalışacakları şirketin arabası gelmiş. Araba, temel fıkraları gibiymiş. 1 Alman, 2 İtalyan, 1 Fransız ve bizim çiftimiz varmış. İngilizce’si sular seller değilmiş bizim gelinin de, yurt dışında çalışacak kadar da biliyormuş işte. Herkes hoş geldin deyip yaşayacakları yeri anlatmaya başladığında, bir şeylerin ters gittiğini anlamış. Ya arabadakiler başka bir dil konuşuyormuş ya da bizimki İngilizce diye bambaşka birşey öğrenmiş. Konuşmayı çok seven gelin, sus pus olmuş yol boyunca. Bu yol dümdüz 4.5 saat sürecek olan bir yolmuş. Vietnam sınırına kadar devam ediyormuş. Gidiş geliş tek şerit, ince, bol virajlı, upuzun bir yol. Havaalanından çıkıp başkentten geçerken yolda, trafik ışıklarında dilenen kolu bacağı olmayan insanlar dikkatini çekmiş. Meğer Vietnam Savaşları sırasında, gür ve yoğun ormanlarda saklanan askerleri ve sığınakları görmek için helikopterlerden dökülen, ilaçlardan etkilenmiş bu insanlar. Kim bilir daha kaç kuşak etkilenecek zehirden. Bu küçük insanlar, her şeye rağmen Okyanus ötesini hayli zorlamışlar savaşta. Nihayet kızımızın arabası şehirden çıkmış. Köylerden geçmeye başlamış. Ama bu köyler anayolun kenarına dizilmiş 5-10 hanelik köylermiş. Üstelik içeriye uzanan sokakları yokmuş. Köylüler evlerini bu yola yapmışlar. Çocuklar bu yolun kenarında oynuyormuş. Anayol tehlikeli olur falan diye düşünürken bir bakmış, yolda gördüğü pek araba da yok aslında. Dağlar bol ormanlı, ovalar ise yemyeşilmiş. Bu upuzun çimenler de pirinçmiş. Doğa çok etkilemiş kızımızı. Kartpostaldan geçiyor gibi hissetmiş. Yolu biraz daha seyretmek, yeni evini biraz daha öğrenmek istemiş ama virajlı yollardan ötürü midesi izin vermemiş. Nihayet 4.5 saat sonra gelmişler kampa. Arabadan inmiş, kalbinde Türkiye, aklında babetleri varmış. Dönmüş kocasına ve sormuş; “Ben babetlerimi nerede giyeceğim? Yerler mıcır, her yer çamur.” Güler misin, ağlar mısın?

Hayatımla ilgili önemli kararları almak için pek zaman harcayan biri olmadım. Ama hiç bilmediğin bir yerde hayat kurmak benim gibi biri için bile çokça düşünülmesi gereken bir kararmış. Ya da o zaman, o gün öyle düşünüyordum. Peki sen? Sen düşündün mü? Hikayen nasıl başladı? O hikayenin ilk gününü okumayı çok isterim.

Paylaşmak istersen; nihal.aygun@pusulaswiss.ch

Benzer Haberler

Herkes kendi gurbetinde ama kalpler bir!
Ne oldu bize?

EKONOMİ

En Çok Okunanlar
Menü