Neşem Şener Doğan

ENDÜSTRİYEL TARIMA KARŞI “GIDA ORMANLARI”

İnsanın en temel ihtiyaçları ile bu ihtiyaçları karşılaması için yaptıklarını (ya da belki de yapmadıklarını) yan yana koyduğumuzda, görünen tablo oldukça ilginç.

Maslow`un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre de en temel ihtiyaçlarımız; temiz hava, temiz su, temiz ve besleyici gıda, makul barınak iken, şu an soluduğumuz havanın kalitesinden, içtiğimiz suyun içeriğine, tükettiğimiz gıdaların besleyicilikten kıt, zehirden bolluğuna derken, geldiğimiz nokta oldukça acı. Becerememişiz biz bu işi dedirtiyor adeta.

Oysa ki insan var olduğu sürece kendini doyurmayı bilmiş, doydukça güvenlik ihtiyacını da optimize edebilmiş ki, neslini devam ettirerek bu günlere gelebilmiş. Ancak 1800’lü yıllardan sonra sanayi devrimiyle, tarımda da hızla artan endüstrileşme, mono kültürel tarım yani kısaca `gıda çölleri` yaratılan tarımı hayatımıza soktu. Toprağı sınırsız kullanılabilecek bir kaynak olarak gören bu tarım şekli de erozyona yani toprak kaybına neden oldu, oluyor. Her dakika 30 futbol sahası büyüklüğünde toprak kaybediyoruz. Örneğin; Sahra Çölü’nün çoğu insan eliyle çölleştirilmiştir.

Toprak sürmeyle toprak canlılığını bozarken, 2.Dünya Savaşı sonrasında Yeşil Devrim adıyla, -adı yeşil neticeleri kara- ilaç denilen zehirlerin tarıma dahil olmasıyla, kalan toprak canlılığını da yok ederek, mineral ve besin değerinden yoksun, sadece ürünlerin dış görünüşüne ve sayısına, yani en temelde kârlılığa önem verilen bu ‘çılgın’ üretim modelleri artık normal kabul edildi.

Sofralarımıza gelen pek çok sebze ve meyvenin, bize gelene kadar kaç kez ilaçlandığını sorgulamıyoruz. Örneğin günümüzde çok sık duyduğumuz ‘glüten intoleransı’nın, aslında bir glifosat yani yabani ot ilacı reaksiyonu olduğu artık biliniyor. Bir çok kanser türleri ve diğer hastalıkların da (astım, troid bozuklukları, diyabetler, kısırlık, obezite, düşük IQ, hiperaktivite, erken ergenlik, hamilelikte düşük ihtimali ve gelişim bozukluğu..vb.) bu tür ilaçlarla ilişkileri artık araştırmalarla ispat edildi.

Diğer yandan; yediğimiz sebze ve meyvelerin gerçekte besleyici olup olmadıklarını da bilmiyoruz. Ve hatta daha kaç hasatlık gıdamız kaldığını da… Toprakta canlılık yoksa, o toprakta üretilen gıdalarda da besin değeri yoktur. Yani günümüzde hemen herkesin yaşadığı vitamin eksiklikleri ve hatta depresyon sorunlarının kaynağı pek uzakta değil aslında.

Çözüm teknolojiyi reddetmek değil elbette, ancak etik değerleri unutmadan faydaya yönelik kullanmayı öğrenmek artık kaçınılmaz.
Günümüzde birçok insan, hatta üretimin tam içinde olan çiftçi ve köylü de, toprağı sürmeden ve ilaç kullanmadan gıda üretmenin mümkün olmayacağını düşünüyor ne yazık ki. Bu kadar kısa sürede, içinde yaşadığımız tabiatın döngülerinden böylesine büyük bir kopukluk şaşırtıyor.

Tıpkı bunun gibi, estetik algımız da zaman içinde düzeni, işlevselliğin önüne koydu. Bir bereketli orman ardıllığına, bir tutam çim alanını değişir olduk. Arılar için adeta bir çöl demek olan çim alanlara harcadığımız onca enerji ve suyu düşününce, bize getirisinin yalnızca bu sığ görsellik olması oldukça talihsiz.

Halbuki içinde yaşadığımız sağlıklı ekosistemlere uyumlanarak gıda ihtiyaçlarımızı karşılamamız, üstelik de daha az enerji, daha az maliyet, hatta daha az insan gücü kullanarak sağlamamız mümkün.

Permakültür tasarımı da tam bu noktada devreye giriyor. Aslında ismi yeni bir trend, yeni bir akımmış gibi görünse de, aksine tabiatın yüzyıllardır yaptığını kopyalamak için alet çantasını bize sunuyor, etkileşimli çeşitlilik yaratacak ilişkilerin örülmesi için düşünmek ve bu alet çantasındakileri kullanarak, en temel ihtiyaçlarımızı ekosistemlere uyumlanarak gidermemiz için bize yol gösteriyor.

Bu konuda örnek alacağımız, en sürdürülebilir yerler; el değmemiş Ormanlar! En iyi öğretmenlerimiz de onlar olmalı. Çünkü on binlerce yıldır dışarıdan bir bakıma ihtiyaç duymadan, hiç çöp çıkarmadan, biriktirme yapmadan, birim alanda en çok toprağı üreten, etkileşimli bir çeşitlilikle, birlikte yaşamın en güzel örneği, her daim kendi içinde faydalı bir döngüde, oksijen ile karbondioksiti dengeleyip nefes olan, toprak altı ve üstü canlılığı için yaşam alanı, dikey su depoları, gölge alanı, karbon salınımını engellerken, kendi mikro klimasını oluşturan, kirli havayı temizleyen, stresi yok eden, sert rüzgarlardan koruyup kollayan Ormanlar.

İşte ormanın bu döngülerini kendine örnek alan bir gıda ormanı örneği, bir permakültür bahçesi de İsviçre’de Bodensee kıyısında bulunuyor. Ekoköy prensipleriyle, birlikte yaşamı deneyimleyen, içinde devlet tarafından tanınan bir yaşam okulu da olan, arkası orman önü göl bu yerleşkedeki bir Permakültür bahçesi.

Sepetinizle içinde gezerken, akşam yemeği için dalından taze taze, çeşit çeşit toplayacağınız gıdalarla dolu bir bahçe. İhtiyacınız kadarını aldığınız, her gün yenmediği için bozulup çöpe gitme ziyankarlığı olmadan, herkese yeten, adil paylaşılan bir sistem. Hem yerel, hem mevsimsel beslenmenin en güzel örneği. İlaç-zehir yok, toprak sürme yok. Aksine kompost ile sürekli bir sağlıklı toprak üretme var, tıpkı ormanlar gibi. Bu yüzden de yediğiniz her sebze ve meyve besin değerince zengin ve tabi ki daha doyurucu.

İşte insanı insan yapan, diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği ‘zekasını’ faydaya yönelik kullandığında, ormanların 150 senede yarattığı verimliliği, sadece 15-20 senede yaratabilecek bir potansiyeldeyiz. Yeter ki sorunlarda kaybolmak yerine, çözümlere çalışalım.

Zehirsiz Sofralar belgeselini mutlaka izleyin:

Benzer Haberler

Gezegenimiz bize bir şeyler anlatıyor, duyuyor muyuz?

EKONOMİ

En Çok Okunanlar
Menü