
Anadolu Ajansı’nın “Çevre krizi ile hibrit tehditlerin kesiştiği Baltık Denizi” başlıklı üç bölümlük dosya haberinin ilk bölümünde, AB’nin Baltık Denizi’ne yönelik değişen yaklaşımı ele alındı. Brüksel, çevresel bozulmalar ile güvenlik risklerini artık ayrı başlıklar olarak değil, birbirini etkileyen unsurlar olarak değerlendiriyor.
İskandinavya, Orta Avrupa ve Doğu Avrupa’nın kesişim noktasında yer alan Baltık Denizi, son yıllarda jeopolitik gelişmeler, enerji güvenliği tartışmaları ve bölgesel güvenlik dinamikleri nedeniyle uluslararası gündemin üst sıralarına yükseldi. İsveç, Finlandiya, Rusya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Almanya ve Danimarka tarafından çevrelenen deniz; ekosistem kırılganlığı, artan kirlilik ve iklim değişikliğinin yanı sıra Rusya-Batı gerilimi ve NATO’nun genişleme süreciyle bağlantılı güvenlik tartışmalarının merkezinde bulunuyor.
Bu gelişmeler ışığında AB, Baltık Denizi’ni yalnızca çevresel bir alan olarak değil, aynı zamanda stratejik bir mesele olarak ele almaya başladı. Brüksel’in yaklaşımı, “stratejik dayanıklılık” kavramı etrafında şekilleniyor.
AB Komisyonu’nda çevre, su direnci ve rekabetçi döngüsel ekonomi portföyünden sorumlu üye Jessika Roswall, 1 Ekim’de Stockholm’de düzenlenen Baltık Denizi konferansında bu yaklaşımı şu sözlerle özetledi: Baltık Denizi’nin karşı karşıya olduğu çevresel, ekonomik ve güvenlik sorunlarının birbirine bağlı olduğunu vurgulayan Roswall, AB’nin bu sorunlara birlikte çözüm üretmesinin kritik önemde olduğunu ve artık mevcut araçların uygulamaya geçirilmesi gerektiğini ifade etti.
Bu çerçevede hazırlanan yeni strateji, tekil ve parçalı adımlar yerine bütüncül ve eş zamanlı bir dönüşümü hedefliyor. AB Komisyonu’nun öncelikleri arasında, Baltık Denizi’ne kıyısı bulunan ülkeler arasındaki siyasi koordinasyonun güçlendirilmesi yer alıyor. Konferansta, çevre, tarım ve balıkçılık politikalarının ortak bir stratejik çatı altında uyumlaştırılmasının amaçlandığı belirtildi.
Yeni yaklaşım, Baltık Denizi’ni yalnızca kıyıdaş ülkelerin değil, tüm Avrupa’nın ortak sorumluluğu olarak tanımlıyor. Bu bağlamda balıkçılık politikaları, dönüşüm sürecinin en hassas alanlarından biri olarak öne çıkıyor.
AB, Baltık Denizi’nde sadece av kotalarını sınırlamakla kalmıyor; uydu takip sistemleri, dijital bildirimler ve liman denetimleri yoluyla kayıt dışı avcılığı ve yanlış beyanları da engellemeye çalışıyor. Amaç, tükenme noktasına gelen balık stoklarının biyolojik olarak yeniden toparlanabilmesi için av baskısını etkin biçimde azaltmak.
Bu politikaların kısa vadede balıkçılar üzerinde ekonomik zorluklar yaratacağı kabul edilse de, AB Komisyonu uzun vadede sektörün sürdürülebilirliğinin ancak bu yolla sağlanabileceğini savunuyor.
Kirliliği kaynağında durdurma hedefi
Baltık Denizi’ndeki kirlilikle mücadelede öncelik, denizin kendisinden çok karasal kaynaklara kaydırılmış durumda. AB, tarım faaliyetlerinden kaynaklanan azot ve fosfor yükünü azaltmak ve yeterince arıtılmadan denize bırakılan atık sulara karşı daha sıkı düzenlemeler getirdi.
Brüksel, kirliliği yalnızca çevresel bir tehdit olarak değil, aynı zamanda bir güvenlik riski olarak değerlendiriyor. Bu kapsamda deniz tabanında bulunan mühimmatlar ve kirlenmiş alanlar için özel haritalama ve temizlik projeleri yürütülüyor.
İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma patlamamış mühimmatlar, kimyasal sızıntılar ve batıklar; hem deniz yaşamı hem de deniz altı kabloları ve enerji hatları gibi kritik altyapılar açısından ciddi tehlike oluşturduğu için bu çalışmalara doğrudan mali destek sağlanıyor.
Baltık Denizi’nin geleceği
Tüm bu çabalara rağmen, Baltık Denizi’nin geleceğine dair kesin bir iyimserlik hâkim değil. Uzmanlar, ekosistemin bu noktaya gelmesinin onlarca yıl sürdüğünü ve iyileşme sürecinin de kısa vadede gerçekleşmeyeceğini vurguluyor.
Ülkeler arasındaki uygulama farklılıkları, ekonomik kaygılar ve bölgede giderek artan güvenlik gerilimi, sürecin önündeki başlıca engeller olarak gösteriliyor.
Gothenburg Üniversitesi Deniz Ekolojisi Profesörü ve Tjärnö Deniz Laboratuvarı Direktörü Kerstin Johannesson, Baltık Denizi’ndeki ekolojik durumu “tek kelimeyle kötü” olarak tanımladı. Johannesson, en büyük sorunların ötrofikasyon ve balık stoklarının aşırı avlanması olduğunu, ayrıca yuvarlak kaya balığı gibi bazı sonradan getirilen türlerin de ekosistem üzerinde baskı yarattığını belirtti.
Siyasi karar vericilerin bilim insanlarının önerilerine daha fazla kulak vermesi gerektiğini dile getiren Johannesson, AB’nin balıkçılık politikasını da eleştirdi. Komisyonun, maksimum sürdürülebilir verim (MSY) hesaplamalarına dayalı bir yaklaşım benimsediğini söyleyen Johannesson, bu modelin demografik sorunları, yerel balık stoklarının özelliklerini, fokların av baskısını, iklim değişikliği ve diğer stres faktörlerini yeterince dikkate almadığını ifade etti. Johannesson’a göre Baltık çevresindeki ülkeler, artan askeri gündem nedeniyle ekosistemin kötüleşen durumunu yeterince tartışmıyor.







