Yazarlar

Affan Dede’ye Para Saydım…

Bir kapı düşünün ki, içeri girerken bir elinizden çocuğunuz, dışarı çıkarken de öteki elinizden çocukluğunuz tutsun. İşte burası oyuncak müzesidir.
[vc_row][vc_column][vc_column_text]
Bir kapı düşünün ki, içeri girerken bir elinizden çocuğunuz, dışarı çıkarken de öteki elinizden çocukluğunuz tutsun. İşte burası oyuncak müzesidir.

Oyuncak müzesinin büyüsü, yetişkin ziyaretçilerin çocukluklarını müzeyi birlikte ziyaret ettikleri çocuklarıyla tanıştırması ve bir kaç dakika içinde kaynaştırarak oyun arkadaşı yapabilmesidir. Orada, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Çocuk” adlı şiiri gerçek olur:

Affan Dede’ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var, ne adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.

Şiirseverlerin çok iyi bildiği dizelerdir bunlar.. İyi de, insanlara çocukluğunu  yeniden yaşatan Affen Dede kimdir? Gerçek midir bu şiir kahramanı?

Affan Dede, İstanbul’un Selimiye semtinde, geride bıraktığımız yüzyılın başlarında yaşamış bir oyuncakçıydı. Bir Mevlevi dervişi olan Affan Dede’nin küçük dükkanı, Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nde çıkar karşımıza. Koçu’dan Affan Dede’nin dükkanının evinin altında olduğunu öğreniriz. Öylesine dardır ki bu dükkan, Affan Dede müşteriyle ilgilenmek için oturduğu yerden kalktığında, başı tavana asılı Eyüp beşiklerine ve kaynana zırıltılarına çarpardı. Bu masalsı dükkan, Karacaahmet mezarlığına bakan, Üsküdar-Kadıköy  yolu üzerindeydi.

Reşat Ekrem Koçu da, Ruşen Eşref’in bir öyküsünden yararlanarak anlatır bize, Tarancı’nın şiiriyle daha geniş bir çevre tarafından tanınan Affan Dede’yi.  Öyleyse biz de, bir 23 Nisan’da, çocuk tarihinin bu gizli kahramanının dükkanından içeri Ruşen Eşref’in öyküsüyle girelim:”Yaftalarının yazısı silinmiş beş-on esmer baharat kutusuyla, beş-on tane kök kavanozu, yirmi-otuz tane çıngıraklı teneke düdükle, sekiz-on tane toprak kumbara, tavana asılı dört-beş Eyüp beşiğiyle, beş-altı kaynana zırıltısı, beş-altı da kursak düdük oyuncakçı Affan Efendi’nin bütün sermayesiydi. Öyle taşbebekleri, kurşun askerleri, zilli çengileri, düdüklü lastik köpekleri falan satmazdı. Gayet Müslümandı. Suret namına bir karagöz bulundururdu.”

Meclisin açıldığı 23 Nisan’ın çocuk bayramı olmasın da ne olsun? Cumhuriyet öncesinin oyuncak tarihine baktığımızda, Eyüp oyuncaklarında günah sayıldığı için insan suretine rastlanılmaz. Ertuğrul fırkateyninin 1890’da, Japonya’dan dönüş yolunda batışından sonra gelen Yamada’nın İstiklal Caddesi’nde açtığı “Japon Mağazası”nda Avrupa’dan ithal edilen oyuncaklar satıldığını ve bunlar arasında porselen bebekler, kurşun askerler olduğunu biliyoruz. Ama “mahalle” oyuncakçılarında, çocukların hayal dünyasını zenginleştirecek böylesi bir zenginliği göremezdiniz. Bunun nedenleri olarak, tutucu çevrelerinin baskısının yanında, oyuncağın çocuğun ruhsal gelişimdeki öneminin bilinmemesini ve bu nedenle de harcanacak paraya acınılması, ekonomik sorunlar gibi nedenleri de sayabiliriz.

Bir çocuk düşünün ki, oyunlarında arkadaşları için sürekli olarak ağaç dallarından oyuncak evler yapsın.. Öyle ki, böyle bir evde taşlardan yaptığı oyuncak ocakta “Aziz” adlı arkadaşının yaktığı ateş yüzünden yangın çıkınca, güçlükle dışarı çıkarsın kız kardeşini.. Sonra da, o üzülmesin diye yeni bir oyuncak ev yapsın kız kardeşine.. Üç basmaklı bir merdiveni olan bu kulübeye oturttuğu kardeşine karpuz taşısın  Ve de, o karpuzları iştahla yerken karşısına geçip gülümseyerek seyretsin..

O çocuğun adı Mustafa Kemal’dir..  Dayısı Hüseyin Efendi’nin Langaza’daki çiftliğinde, kırılmış ağaç dallarından oyuncak evler yapan ve bir milletin kırılmış umutlarından bir ülke yaratacak olan Mustafa Kemal!

Çocuklarına oyuncakları hayalleri çoğalsın diye alan ülkeler dünyayı yönetirken, oyuncakları çocuklarının önüne oyalansın diye koyan toplumlar, onların kapılarında oyalanmaya mahkumdur. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurmuş olduğu Cumhuriyet, bağnazlığa ve yobazlığa karşı olarak çocukların hayallerine, her biri hayatın yansıması olan oyuncak çeşitliliğini kazandırmıştır. Bu renkli dünya Türkiye’nin de geleceğine ışık taşımıştır. Çünkü, bir ülkenin geleceği politikacılarının vaatlerinde değil, çocuklarının hayallerindedir. Büyüklerin dünyasında bir işi küçümsemek, basitleştirmek için sürekli olarak “çocuk oyuncağı” benzetmesinin yapıldığı bir toplumda, aydınlatılması gereken karanlığın zifiriliğini de çok iyi biliyorum, merak etmeyin!

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nde hilafet kafasıyla yaşayanlar ile oyuncak üreticileri arasında sürekli bir çatışma yaşanmıştır.  Bekir Onur’un “Oyuncaklı Dünya” adlı kitabında yer alan, Gürel Oyuncak’ın sahibi Müstecap Baybörü’nün şu sözü bunun kanıtlarından sadece biridir:”1957’de ilk büyük otomobili çıkardım: Pleymuth arabanın modeli. 1958’de oyuncağı kestim, bir sene hiç yapmadım. Arabanın camına çizdiğim insan suretlerinin günah olduğunu söylemişti hocalar, o yüzden.”

Neyse, bunlarla canınızı sıkmayalım.. Ama bilin ki, çocuğunuzla Türkiye’de girdiğiniz bir oyuncakçı dükkanındaki o renkliliği, ve çeşitliliği 23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı size armağan edenlere borçlusunuz.

Ve biliyorsunuz ki, çocuğunuzun ruhsal gelişimde pırlanta ve asitli içecekten daha faydalı olan oyuncaktır..

Pırlantadan alınan stopaj yüzde sıfır
Asitli içeceklerden alınan stopaj yüzde sekiz..
Oyuncaktan alınan stppaj yüzde on sekizdir..

Affan Dede’nin sattığı oyuncaklar çocuğun gelişimine pek yarar sağlamıyordu ama, ona saydığımız parada da böylesi bir cehalet payı yoktu!

Sunay AKIN

[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]