Hassaten İsviçreli olan müesseselere karşı Huber'in bağlılığı kendisine millî kibir (vanite national) tarafından değil, lâkin hakiki bir zenginliği muhafaza etmek arzusu ve İsviçre Hukukunun Alman Hukuku içine sürüklemesine mani olmak endişesi tarafından telkin edilmişti.
XIX. yüz yılın bütün Alemanik (alemanique) hukukçuları manevi gıdalarını (nouriture sprituelle) alman pandekcilerinin iliminden aldılar. Bu; kuvvet verici, saf bir kaynaktı. Çünkü Almanya bir medeni kanuna malik olmadığından bu ilim sadece Roma Hukuku üzerine kurulmuştu ve müstakil ve cihanşümul bir mahiyeti haizdi. Lâkin Birleşik Reich Medeni Kanununun 1900'de yürürlüğe girmesinden sonra, yerini münhasıran Alman telâkkileri ve menfaatları tarafından ilham edilmiş ekzajez (exagese) bir kanuna terketmesi için bu kaynağın kuruması icabettiği zannediliyordu.
Hukuk ilminin en sağlam mesnedini bulduğu asırlık büyük ilmî hareketin gözden kaybolmak üzere bulunduğu bir anda, İsviçre, ilmî nüfuzunun tesirlerinin bütün parlaklığiyle ışıldamakta olan Alman Medeni Kanunu tarafından massolunmağa sürüklenmek tehlikesi karşısında, kendisine yeni bir kanun yapmak zorunda idi. İşte bunun içindir ki İsviçre Medeni Kanunu Alman Medeni Kanunundan pek az iktibaslar yapmış ve onun yazarları tarafından takibedilen metottan uzaklaşmıştır.
Huber'in bu şekilde hareket etmekte haklı olduğunu anlamak için pek de uzak olmayan 'Nasyonal Sosyalizm Devresi' ile konfederasyonunun manevî varlığını (patremoine sprituel) müdafaa mecburiyetinde kaldığı devre hatırlansın ve eğer İsviçre Hususi Hukuku Alman Hukukunun tekâmül
seyri içine sürüklenmiş bir Alman Vilâyet Hukuku haline girmiş olsaydı, İsviçre'nin içine düşeceği durum göz önüne getirilsin. İsviçre, medeni kanun sayesindedir ki manevi muhtariyetinin bir kısmını teşkil eden hukuki muhtariyetini elde etmiş ve onu muhafaza etmiştir.
Zaten Huber, kendisini partikularist (particulariste) bir kanun yapmaktan men edecek derecede geniş bir zihniyete ve Avrupa memleketleri arasındaki hukuki birlik (Communaute juridique) hakkında derin bir görüşe malikti.
Medeni kanun, bir folklor âbidesi değildir, o diğer memleketlere de şimdiden örnek vazifesini görmüş insanî bir kanundur. Eugene Huber yardımcıları ile birlikte memleketin bütün partilerinin ve iktisadî gruplarının kanaatlarını dinledikten sonra kanunî bir eser inşa etti. Bu eser tabiîdir ki kusurdan ârî değildir. Lâkin bununla beraber o ahenkli, canlı, sıhhatli hem idealizm ve hem de pratik duygularla meşbudur. Ve denilebilir ki kırk seneden beri hemen de eski kıymetini hiç gaip etmeden kendisi için yapılmış olan halka lâyık kalmakta devam etmiştir.
Huber'in vazifesi daha bitmemişti. Borçlar Kanununun gözden geçirilmesine riyaset etti ve sonra da Bern'de büyük bir talebe grubu tarafından fevkalâde bir takdirle karşılanan tedrisatına devam etmekle beraber (1921'de) Recht und Rechtsvertwirkuchung adlı bir hukuk felsefesi eseri neşretti. Hayatının sonunda benliğinin ve şahsiyetinin vahdetini kendi içinde takviye için, yapmış olduğu tercübelerin ve iktisap etmiş
olduğu bilgilerin bir icmalini yapmak ihtiyacını hissetti . Bu eser içinde iyice ve doğruya müteveccih akıl ve şuur meşalesinin parladığı Neo - Kantien temayüllü derin bir eserdir. Şimdiye kadar Huber'in yeni medenî kanununun eski hukuk ve yabancı hukukla olan münasebetini ne şekilde anladığını göstermeye çalıştım.
Bundan sonrada medeni kanunun muhtevasını tayin etmeye ve Huber'in onun hangi ideale cevap vermesini istediğini göstermeye uğraşacağım. Gerekçeden mülhem olarak İsviçre Medeni Kanununun prensiplerini üçe irca ediyor ve bunlara umumilik (universalite) hürriyet ve ahlake uygunluk (moralite) prensipleri diyorum. Umumilik prensibi (universalite) evvelâ hususî hukukun içtimai hayatın bütününü tanzim edip, umumî (universal) bir hattı hareket örneği modeli olduğunu ifade eder. Her fiil yapılmasını emreden, yasak eden veya yapılmasına müsaade eden bir kaideye maliktir. Her münazaalı mesele bir hal çaresine mazhar olur.
Şüphesizdir ki yazılı kanunun içinde de (loi erite) boşluklar vardır, İsviçre Medeni Kanunu kendi içindeki boşlukları açık olarak kabul eder. Hiçbir zekâ (esprit) namütenahi hayat tezahürlerinin meydana getirilebileceği türlü vaziyetleri evvelden keşfederek bunları kesin bir kanun ile tanzim edemez, işte bunun içindir ki birinci madde; "Kanun hükümlerinin lafziyle veya ruhu ile temas ettiği bütün meseleleri tanzim eder. Kanunî bir hükmün ademi mevcudiyeti halinde hâkim örf ve âdete
göre ve bir âdetin bulunmaması halinde de kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kaide vazedecek idiyse ona göre hükmedeceğini" beyan eder.
Yazılı kanunun (loi ecrite) üstünlüğünü diğer bütün hukuk kaynaklan üzerine tesis eden bu meşhur madde aynı zamanda müesses bir hükmün ademi mevcudiyeti halinde hakim tatbik edeceği kaideyi bizzat kendisi bulur demek suretiyle bu kanunun nüfuzuna (pouvoir) bir sınır da çizer. Hukuk devamlı bir oluştur, (creation) yargıç bu oluşa iştirak eder. Kanun eksiktir, boşlukları vardır, lâkin hukuk eksiksizdir, "boşlukları yoktur. Çünkü hukuk fıkralardan mürekkep kanunî metinler içinde donmuş değildir. Bilâkis o içtimai hayatın kalbini dinlemek mevkiinde bulunan yargıçların yaratıcı faaliyetleri ile durmadan yenileşir ve inkişaf eder.''
Hukukun umumiliği prensibi (universalite) hukuk kaidelerinin sadece kendilerine arzedilen ihtilâfların hal tarzlarını tayin etmek için mahkemelere değil, lâkin aynı zamanda takibetmeleri lâzım gelen hareket tarzını göstermek için doğrudan doğruya fertlere de hitabettiğini ifade eder. "Kanun kendi nüfuzu altına konmuş olan herkese hitap eder.,, Bunun için o mümkün olduğu kadar sade, ve halkçı bir lisanla yazılmış olmalıdır ki hukukla alâkası olmayan kimseler (profane) tarafından bile anlaşılabilir olsun. Hukukun umumiliği (universalite) meşr'u olan bütün menfaatlerin himaye edilmesi lâzım geldiğini de ifade eder .
Medeni kanun fertlere himayesini başka mevzuatın böyle bir himayeyi tanımadığı hallerde bile bahşeder.